Sunday, January 20, 2013

Üzgünüm uzun zamandır hiç sizinle ilgilenmedim burada grip salgını vardı ve malesef bana da bulaştı ve bu yüzden uzun zamandır yazamıyordum.

Şimdi size büyük Christmas partisini anlatıcam,benim için harika bir gündü bakalım sizde aynı şeyi düşünücek misiniz...Annemle ben çoktan bir red velvet keki yapmıştık ayrıca nachoslar ve özel peynire bulanmış mısır cipsleri yapmış ve almıştık.Ama daha fazla yiyecek yapmamıştık çünkü nasıl olsa başkalarıda yemek getirecektir diye düşündük ve haklı da çıktık herkez yemek getirdi.

Eğlence olarak video izleyip saklambaç oynadık Emre abi ve Deniz bebek geldiği için de bayağı bir eğlendik.

Şimdi size sirki anlatıcam gerçek hayvanlar getirdiler, ve adı da (BIG APPLE )size videolarını göstereyim.
 





Thursday, November 22, 2012

18/10/2012'de çok güzel bir müzikale gittik adı da (Mary Poppins) bu müzikali bu kadar övmemin nedeni hem sanki orada gerçek bir olay yaşanıyormuş gibi hissettirmesi yani orada yaşanan olayın içindeymiş gibi hissetirmesi hem de (Mary Poppins) şemsiyesiyle
havada uçarken gerçekten bir halatla havaya doğru çekiliyordu.
Sonraki gün okul olduğu için gezmeye gidemedik ama galiba eğlendik diye nazar değdi ve parktan çıkıp sınıfa yürürken sırtında gitar taşıyan bir erkek çocuk arkasını döndü ve ben yanında olduğum için arkasını döndüğünde benim tam gözüme çarptı ama en azından gözlüğüm beni biraz korudu ama kendisini koruyabilecek güçte değildi gözümün ucu biraz kesildi ama dikiş atmak zorunda kalmadık. Herkez benim yardımıma koştu sonunda babam beni almaya geldi ve eve götürdü. Sonra annem dedi ki neden geldiniz okulda olman gerekmiyormu?"dedi sonra babam olanları anlattı ve annem hayret içinde kaldı . Ve sonra dedi ki  ben arkadaşımla dolaşmaya gidicem artık sende geliceksin. Sonra giyinip çıktık. En sonunda bir restorana geldik orada tatlı pizzza vardı inanılmazdı ben aldım inandım. 

Wednesday, October 31, 2012

Trafiiik!


Bu gün trafik çok fenaydı neredeyse hiç yürüyemedik. Ayrıca bugün şehrin hiç görmediğim taraflarını gördüm çok eğlenceliydi.
ÖRNEK:
Burada Ankara’daki gibi geri dönüşümleri kutuya koymak yerine poşete koyuyorlar. Ayrıca dedelerin neden yaratıldığını anladım torunlarına şekerleme vermek için ve bastonlarıyla ezmek için. Ben çok şanslıyım  çünkü  alışveriş merkezinde şapkaların yanında bir kalem ve annem için küpe buldum. Örneklerim bu kadar çünkü bu gün pek gezmedik. Bu gün yemekte Fransız’lara özgü bir tür  kremalı ekmek yedik. Bu gün bana bir şeyler oluyor suyu içki zanettim ve yanlışlıkla BU BENİM PEÇETEM yerine BEN BİR PEÇETEYİM dedim. En önemlisi de 40 yılda ilk kez donatçıya gittik ben en sade donatı aldım oysa çikolata şelaleli donat vardı. Size bahsettiğim ekmekler  dünyanın en güzel ekmekleriymiş meğerse.

Defne

Tuesday, October 30, 2012

Fırtına sonrası

Bu gün New York ta olmak istemezdin çok berbattı çünkü elektirikler kesik olduğu için televizyon çalışmıyor , bilgisayar çalışmıyor , internete bağlanılmıyor dışarıda hava yağmurlu ve berbat herşey berbat ama en azından akşama düzeldi ama onun dışında berbat . eminim Ankara 'da herşey muhteşemdir.Aaaaaaaaaaaaaaaaa!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Umarın yarın düşüncelerim daha olumlu olur. En kötüsü de cadılar bayramı fırtınadan dolayı ertelendi. Ama aslında biz acayip şanslıyız yani Tüzer ailesi, çünkü herkese ya su bastı ya ışıklar gitti ya da evleri haşat oldu. Bizim sadece biraz başımız döndü  ve biraz fırtına sesi çıktı .Ama en iyi yanı çok güzel bir ingilizcem olacak ve Ankara da olmayan bir çok  şey var burada.

Defne

Monday, October 29, 2012

Bahtsız bedevi bildiriyor....

Hiç fırtınanın göbeğinden bildiren arkadaşınız olmuş muydu? Aha işte şimdi var:

Cuma günü geldik New York'a, keyifli ama zorlu bir yolculuktan sonra. Keyif kısmı dokuz saati geçen uçuşlara BM'nin business class uçma hakkı vermesinden kaynaklanıyordu; zorluk ise bizim serbest bagaj hakkını aynı zamanda bir külfet olarak algılamamış olmamızdan. Dört kişinin ikişer el bagajı hakkını toplam dokuz parça, beheri 25 kilocuk olarak uygulayınca ben uçaklara iniş ve binişte enteresan görüntüler sergiledim. Sonuçta Defnecik bir, Ayça iki, Verda 3 parça, ben de gerisi gibi bir adil paylaşım uyguladık. Tabii gerisi deyince bunlardan biri çevresine çanta bağlayarak el bagajı izlenimi oluşturduğumuz 21 inçlik iMac olduğundan uçak koridorlarında epeyce küfür yedim. Neyse toplamda hemen hemen 400-420 kiloluk bagajla vardık New York'a. E kolay mı taşınmak?

Cumartesi pastırma yazı gibiydi; Verda'nın doğum gününü NY'de turist gibi dolaşarak (artık resident olduk ya!) kısa kollu gömleklerle geçirdik. Vay be diyecekken Sandy eşikte belirdi. Dün öğle saatlerinde tüm toplu taşımın saat 19 gibi kapanacağını bildirdiler, biz de otele döndük. Bu arada kiraladığımız ev ancak 15 Kasımda falan hazır olacağı için bir aylık suit daire tutmuştuk Marmara Manhattan'da. Neyse döndük otele ama televizyonda boyuna gün başına her kişi için birer galon su depolayın, ekmek alın, elektriksizliğe hazır olan falan dedikleri için ben karşıdaki markete yollandım hemen. Market birer koli su kapmış çılgın Amerikalılarla doluydu haliyle ve ekmek namına yalnızca 'Lebanese pita' ve 'Cinnamon raisin bread' kalmıştı kimse yemediği için! Neyse ben de birkaç şişe su ve lastik kıvamındaki 'Vermont full wheat English muffin' cesetlerini alarak otele döndüm. Akşam bir numara yoktu havada, doğru dürüst yağmur rüzgar bile yoktu. Sabaha karşı, biraz da jet-lag etkisiyle bizim kızlar rüzgardan uyandılar ve böylece güne 5.30'da başladık aslan gibi. Normal koşullarda bugün bizim kızların okulda görüşmesi vardı, yarın da okula başlayacaklardı ama tabii ki tüm okullar tatil oldu. Toplu taşım kapalı olduğundan pratik olarak heryer de kapalı, zira çalışanlar gelemiyor.

Sabahtan beri oteldeyiz; ben iki kez karşı markete gittim yalnızca. Gıda aldık, mutfağımız var, Manhattan'da elektrik kesintisi beklemiyoruz ama kesilirse pek bir hoş olacak. Neyse aç ve susuz kalmayız ama rüzgar başka konu. Eğer tuttuğumuz eve taşınmış olsaydık şimdi daha beter durumdaydık zira nehir kıyısında olup vali tarafından evlerinden çıkmaları istenen 375 bin kişiden dördü olacaktık!  Otelin 28inci katındayız rüzgar vurdukça hafif sallanıyoruz. TVde bir hava durumu sunucusu zeminde 30 mil hızı olan rüzgarın 30^uncu katta 50, 60'ıncı katta 100 mil hızı olacağını müjdeledi, içimiz pek bir hoş oldu. Biraz önce binanın görevlisi gelip binanın tamamıyla güvenli olduğunu ama rüzgarla uçup gelebilecek sandalye falan gibi şeylere karşı perdeleri kapalı tutmakta fayda olduğunu (28.katta!) ve birşey için aşağıya inmek gerekirse asansör kullanmamanın daha emin olacağını söyledi. 

Şimdi, tüm yetkililer bu akşam 6 ile 12 arasında fırtınanın en şiddetli halinin olacağını ve sabaha kadar gücünün azalacağını söylüyor. Akşam altıdan sonra 3.5 metrelik dalgalar 70 mili geçebilecek rüzgar hızı bekleniyor. Hoşbulduk New York'ta resmen!!  

Sunday, October 28, 2012

Kaldığımız yerden devam!!!

2008'de birkaç diş aldığımız elmayı adam akıllı dişlemek için yeniden New York'tayız! Hem de bu sefer cümbür cemaat, ma-aile, hep birlikte... Bunu sağlayan UNFPA Genel Merkezindeki bir göreve seçilmem oldu. 1 Kasım'da iş başı yapacağım ama 26 Ekim'den beri geldik kurulduk New York nahiyesinin göbeğine. Bu sefer blogu ailesel bir blog tarzında yürüteceğiz. Önce bizim Defne başlıyor sizler için:

Merhaba babamın dediği gibi benim adım Defne. Aile Blog 'u yapma fikri benim fikri benim fikrimdi, bu fikri neden aklımdan geçirdiğimi sorarsanız eğer çünkü : Daha eğlenceli ve daha ilginç şeyler yazıp fotoğraflayacağmızı düşündüm. Biliyorum 9 yaşında bir kız çocuğuna (Baba: aslında sekiz) göre çok akıllı ve imalı konuşuyorum (!). Şimdi size bu gün yaşadığım olaylardan bahsedeceğim: Corn Dog yedim ve size  önermem. Bugün New York' da akşama doğru fırtına koptu ve biz evde mahsur kaldık. Ama yarın malesef kocaman bir fırtına olacakmış ve bütün gün evde oturacağız.Ve bu yüzden babamı markete yolladık. Artık hepimiz anladık ki New York 'ta da hergün yaz değilmiş. Ve benden bu kadar.







Thursday, May 8, 2008

Mamma Mia

Dun geldigimizden beri ilk kez cocuksuz birkac saat gecirdik. Bize inanilmaz yardimi olan sevgili dostum Coskun sayesinde ogleden sonra 2 matinesine Mamma Mia muzikaline Verda ile gidebildik. Muzikalin gerek sahne gerekse muzik kalitesine diyecek yoktu. Inanilmaz eglendik ve muhtesem Abba sarkilarini tekrar hatirladik. Ilginc olani mizansendi. Bir kere her zaman oldugu gibi isin icine bir Grek unsuru katilmisti, olaylar bir Yunan adasinda geciyordu. Verda ile bunu biraz tartistik ve bunun bir entrika olmayip esasen bir gecmise ve koke sahip olmayan Amerikalilarin kendilerine bir tur psodo-tarih yaratma cabasinin devami olduguna karar verdik. Hemen hem tum ABD sehirlerinde klasik Roma/Yunan mimarisine atifta bulunan sutunlu, tastan, eski gorunumlu binalardan bolca gorebilirsiniz. Koksuzlukten kurtulmanin yolu olarak bulmuslar bunu sanirim. Ayni seyi tiyatroda, bolca icad ettikleri `gelenek`lerinde, antikaci dedikleri ama icinde en eski sey 1900'larin basinda Cekoslovakya'dan gelmis cay fincanlari olan dukkanlarinda da gorebilirsiniz. Tum universitelerde ogrencilerin klupleri vardir (frathouse) ve isimleri de Phi-Eta-Gamma ya da Ipsilon-Teta-Alfa gibi birseydir. Adamlar `biz koklu bir uygarligiz` diyebilmek icin kendilerini paraliyorlar. Yillar once JHPIEGO'daki merhum dostumuz Terry bize Washington DC'de bir-iki binayi gosterip `bunlar neredeyse 250 yillik` dediginde ona `bizde 2000 yilliktan yeni yapitlara eski denmez` diye hava attigimi hatirliyorum da...
Neyse Mamma Mia'nin diger ilginc, belki de beklenebilir tarafi ise mizansenin tumuyle Amerikan kliselerine oturtulmasiydi tabii. Basta biraz aykiri gibi gelen bir kadinin ayni gunlerde birlikte oldugu uc erkekten hangisinden oldugunu bilmedigi kizinin babasini arayisi, sonunda uc erkekten birinin kadinin en eski arkadaslarindan birine aniden asik olup evlenmeye karar vermesi. ikincinin aslinda gey oldugunu aciklamasi, ucuncunun ise - salondan yukselen aaaaah sesleri arasinda - 21 yildir gormedigi kadina askinin hic sonmedigini soyleyerek evlenmeleriyle alkis ve gozyaslarina boguldu. Sanki insanlarin moodunu da idare eden bir orkestra sefi mevcuttu. E biz de insaniz tabii, olaya soguk kalamadik ve disariya kirlarda seke seke kosan cocuklar gibi, sen sakrak, hoplaya ziplaya mutluluk icinde ciktik.

Monday, May 5, 2008

Geziyoruz vesselam

Hafta sonlarımız kiraladığımız arabalarla "bu hafta ne kadar uzağa gidebiliriz acaba" deneyleriyle geçiyor. Bu hafta da Washington DC'ye uzandık. Kızları Smithsonian Air and Space Museum'a soktuğumuzda yaşadığımız hayal kırıklığı bir yana, mükemmel bir gezi oldu. Tabii ben nereden bileyim kız çocuklarının uçaklarla, roketlerle falan ilgilenmeyeceklerini (!). Neyse sonra Baltimore Inner Harbour, Georgetown, hayvanat bahçesi, Alexandria derken onları memnun edebildik. Amerika yolculuğumuzun net sonucu ise Ayça'nın Çin mutfağı müptelası olması. Pazar günü akşamın sekiz buçuğunda artık dönüşe geçelim diye çabalarken küçük hanımın verdiğimiz sözleri hatırlatması üzerine mecburen sokaklarda Çinci aradık ve şu GPS denen mucize sayesinde bulduk. Zaten başka türlü de bulamazdık çünkü yüce Amerika'nın şanlı başkentinde güneş batınca sokakta insan kalmıyor. Buyrun efendim görüntülerimize:





Friday, May 2, 2008

Gurultucu bunlar azizim

Sabah beni karsiya geciren teknenin musterileri sehre dagitan otobuslerinde basliyor gurultu. Adamlar yola cikar cikmaz non-stop telsiz konusmalari: `Roll-out roll-out... Go! Go! Go!` Yol boyunca mutemadiyen otobuslerin numaralarini anons ederek yerlerini soruyorlar. Sanirsiniz Mars'a gidiyoruz, adamlar her daim ayni yolda ring seferi yapiyor olup olacagi. 42inci sokak bol miktarda polis arabasinin cirit attigi ve hatta buyuk bir polis merkezinin bulundugu bir bolge. Gun icinde farkli farkli saatlerde yol kenarlarinda park etmis 6-7 araclik polis konvoyu aniden sirenlerini aciyor, isiklarini yakip sonduruyor ve boydan boya 42yi kat ediyor. Onceleri filmlerdeki gibi kovalamaca oluyor sanmistim sonra bir gun baska bir yerde gercek kovalamaca gorunce sadece boy gosterdiklerini anladim. Hani `biz buradayiz, akilli olun, gibilerinden. Gercek kovalamaca ise bayagi korkutucuydu. Kacani goremedim ama sireni sonuna kadar acmis polis oyle bir hizla gecti ki, adam bir hata yapsa katliam olacak. Dedim ya bunlar bayiliyor gurultuye

Thursday, May 1, 2008

Homo urbanus Hobokenii

Bugun size bir aydir icinde yasadigim yaratiklardan bahsetmek istiyorum. Insan cinsinin bir yan dali olan bu erkek ve disiler cok tipik ozelliklere sahip. Ornegin bir yerde beklemeleri gerekiyorsa, mesela otobus, vapur falan onunde hemen kendiliklerinden kuyruk oluyorlar. Bu konuda o kadar azimliler gibi tekne iskeleye yanasmis ve kuyruk ilerlemekteyken bile bulunduklari yerde beklemek yerine iskelenin aksi yonunde ta kuyrugun sonuna dek ilerliyor ve kuyrukla beraber tekneye donuyorlar. Yarimadanin tunellerinde seyahat eden kuzenleri Homo urbanus Manhattanopsis'lerin aksine toplu tasim araclarinda asla uyumuyor ve 15 dakikalik yol sirasinda en az iki kez telefon konusmasi yapiyor ve maillerini en az bir kez kontrol ediyorlar. Okuma aliskanliklari da yeralti varyantindan farkli: bunlar hic kitap okumuyor, nadiren gazete karistiriyor, bu durumda da mutlaka Wall Street Journal aliyorlar ellerine. Sira takip etme aliskanliklari o denli kuvvetli ki otobus ya da tekneden inerken once her koltukta oturan koridora ciksin diye bekliyor ondan sonra inmeye tesebbus ediyorlar. En favori aksesuarlari gunes gozlukleri ve kahve kaplari. Aralarinda beyaz olmayan kimse yok.
Bugun 42inci sokakta otobusten inip ofise yururken birden deja vu duygusu kapladi icimi. Sonra hatirladim ayni Hair filminde askerlik burosuna giden Claude Bukowski gibiydim. Cevremde herkes bir noktaya odaklanmis bakislariyla hizli hizli saga sola giderken, ben islik cala cala aheste beste ilerliyordum kalabaligin icinde. Tabii islikla caldigim da `Aquarius` idi. Galiba bu sehri seviyorum.