Wednesday, October 31, 2012

Trafiiik!


Bu gün trafik çok fenaydı neredeyse hiç yürüyemedik. Ayrıca bugün şehrin hiç görmediğim taraflarını gördüm çok eğlenceliydi.
ÖRNEK:
Burada Ankara’daki gibi geri dönüşümleri kutuya koymak yerine poşete koyuyorlar. Ayrıca dedelerin neden yaratıldığını anladım torunlarına şekerleme vermek için ve bastonlarıyla ezmek için. Ben çok şanslıyım  çünkü  alışveriş merkezinde şapkaların yanında bir kalem ve annem için küpe buldum. Örneklerim bu kadar çünkü bu gün pek gezmedik. Bu gün yemekte Fransız’lara özgü bir tür  kremalı ekmek yedik. Bu gün bana bir şeyler oluyor suyu içki zanettim ve yanlışlıkla BU BENİM PEÇETEM yerine BEN BİR PEÇETEYİM dedim. En önemlisi de 40 yılda ilk kez donatçıya gittik ben en sade donatı aldım oysa çikolata şelaleli donat vardı. Size bahsettiğim ekmekler  dünyanın en güzel ekmekleriymiş meğerse.

Defne

Tuesday, October 30, 2012

Fırtına sonrası

Bu gün New York ta olmak istemezdin çok berbattı çünkü elektirikler kesik olduğu için televizyon çalışmıyor , bilgisayar çalışmıyor , internete bağlanılmıyor dışarıda hava yağmurlu ve berbat herşey berbat ama en azından akşama düzeldi ama onun dışında berbat . eminim Ankara 'da herşey muhteşemdir.Aaaaaaaaaaaaaaaaa!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Umarın yarın düşüncelerim daha olumlu olur. En kötüsü de cadılar bayramı fırtınadan dolayı ertelendi. Ama aslında biz acayip şanslıyız yani Tüzer ailesi, çünkü herkese ya su bastı ya ışıklar gitti ya da evleri haşat oldu. Bizim sadece biraz başımız döndü  ve biraz fırtına sesi çıktı .Ama en iyi yanı çok güzel bir ingilizcem olacak ve Ankara da olmayan bir çok  şey var burada.

Defne

Monday, October 29, 2012

Bahtsız bedevi bildiriyor....

Hiç fırtınanın göbeğinden bildiren arkadaşınız olmuş muydu? Aha işte şimdi var:

Cuma günü geldik New York'a, keyifli ama zorlu bir yolculuktan sonra. Keyif kısmı dokuz saati geçen uçuşlara BM'nin business class uçma hakkı vermesinden kaynaklanıyordu; zorluk ise bizim serbest bagaj hakkını aynı zamanda bir külfet olarak algılamamış olmamızdan. Dört kişinin ikişer el bagajı hakkını toplam dokuz parça, beheri 25 kilocuk olarak uygulayınca ben uçaklara iniş ve binişte enteresan görüntüler sergiledim. Sonuçta Defnecik bir, Ayça iki, Verda 3 parça, ben de gerisi gibi bir adil paylaşım uyguladık. Tabii gerisi deyince bunlardan biri çevresine çanta bağlayarak el bagajı izlenimi oluşturduğumuz 21 inçlik iMac olduğundan uçak koridorlarında epeyce küfür yedim. Neyse toplamda hemen hemen 400-420 kiloluk bagajla vardık New York'a. E kolay mı taşınmak?

Cumartesi pastırma yazı gibiydi; Verda'nın doğum gününü NY'de turist gibi dolaşarak (artık resident olduk ya!) kısa kollu gömleklerle geçirdik. Vay be diyecekken Sandy eşikte belirdi. Dün öğle saatlerinde tüm toplu taşımın saat 19 gibi kapanacağını bildirdiler, biz de otele döndük. Bu arada kiraladığımız ev ancak 15 Kasımda falan hazır olacağı için bir aylık suit daire tutmuştuk Marmara Manhattan'da. Neyse döndük otele ama televizyonda boyuna gün başına her kişi için birer galon su depolayın, ekmek alın, elektriksizliğe hazır olan falan dedikleri için ben karşıdaki markete yollandım hemen. Market birer koli su kapmış çılgın Amerikalılarla doluydu haliyle ve ekmek namına yalnızca 'Lebanese pita' ve 'Cinnamon raisin bread' kalmıştı kimse yemediği için! Neyse ben de birkaç şişe su ve lastik kıvamındaki 'Vermont full wheat English muffin' cesetlerini alarak otele döndüm. Akşam bir numara yoktu havada, doğru dürüst yağmur rüzgar bile yoktu. Sabaha karşı, biraz da jet-lag etkisiyle bizim kızlar rüzgardan uyandılar ve böylece güne 5.30'da başladık aslan gibi. Normal koşullarda bugün bizim kızların okulda görüşmesi vardı, yarın da okula başlayacaklardı ama tabii ki tüm okullar tatil oldu. Toplu taşım kapalı olduğundan pratik olarak heryer de kapalı, zira çalışanlar gelemiyor.

Sabahtan beri oteldeyiz; ben iki kez karşı markete gittim yalnızca. Gıda aldık, mutfağımız var, Manhattan'da elektrik kesintisi beklemiyoruz ama kesilirse pek bir hoş olacak. Neyse aç ve susuz kalmayız ama rüzgar başka konu. Eğer tuttuğumuz eve taşınmış olsaydık şimdi daha beter durumdaydık zira nehir kıyısında olup vali tarafından evlerinden çıkmaları istenen 375 bin kişiden dördü olacaktık!  Otelin 28inci katındayız rüzgar vurdukça hafif sallanıyoruz. TVde bir hava durumu sunucusu zeminde 30 mil hızı olan rüzgarın 30^uncu katta 50, 60'ıncı katta 100 mil hızı olacağını müjdeledi, içimiz pek bir hoş oldu. Biraz önce binanın görevlisi gelip binanın tamamıyla güvenli olduğunu ama rüzgarla uçup gelebilecek sandalye falan gibi şeylere karşı perdeleri kapalı tutmakta fayda olduğunu (28.katta!) ve birşey için aşağıya inmek gerekirse asansör kullanmamanın daha emin olacağını söyledi. 

Şimdi, tüm yetkililer bu akşam 6 ile 12 arasında fırtınanın en şiddetli halinin olacağını ve sabaha kadar gücünün azalacağını söylüyor. Akşam altıdan sonra 3.5 metrelik dalgalar 70 mili geçebilecek rüzgar hızı bekleniyor. Hoşbulduk New York'ta resmen!!  

Sunday, October 28, 2012

Kaldığımız yerden devam!!!

2008'de birkaç diş aldığımız elmayı adam akıllı dişlemek için yeniden New York'tayız! Hem de bu sefer cümbür cemaat, ma-aile, hep birlikte... Bunu sağlayan UNFPA Genel Merkezindeki bir göreve seçilmem oldu. 1 Kasım'da iş başı yapacağım ama 26 Ekim'den beri geldik kurulduk New York nahiyesinin göbeğine. Bu sefer blogu ailesel bir blog tarzında yürüteceğiz. Önce bizim Defne başlıyor sizler için:

Merhaba babamın dediği gibi benim adım Defne. Aile Blog 'u yapma fikri benim fikri benim fikrimdi, bu fikri neden aklımdan geçirdiğimi sorarsanız eğer çünkü : Daha eğlenceli ve daha ilginç şeyler yazıp fotoğraflayacağmızı düşündüm. Biliyorum 9 yaşında bir kız çocuğuna (Baba: aslında sekiz) göre çok akıllı ve imalı konuşuyorum (!). Şimdi size bu gün yaşadığım olaylardan bahsedeceğim: Corn Dog yedim ve size  önermem. Bugün New York' da akşama doğru fırtına koptu ve biz evde mahsur kaldık. Ama yarın malesef kocaman bir fırtına olacakmış ve bütün gün evde oturacağız.Ve bu yüzden babamı markete yolladık. Artık hepimiz anladık ki New York 'ta da hergün yaz değilmiş. Ve benden bu kadar.







Thursday, May 8, 2008

Mamma Mia

Dun geldigimizden beri ilk kez cocuksuz birkac saat gecirdik. Bize inanilmaz yardimi olan sevgili dostum Coskun sayesinde ogleden sonra 2 matinesine Mamma Mia muzikaline Verda ile gidebildik. Muzikalin gerek sahne gerekse muzik kalitesine diyecek yoktu. Inanilmaz eglendik ve muhtesem Abba sarkilarini tekrar hatirladik. Ilginc olani mizansendi. Bir kere her zaman oldugu gibi isin icine bir Grek unsuru katilmisti, olaylar bir Yunan adasinda geciyordu. Verda ile bunu biraz tartistik ve bunun bir entrika olmayip esasen bir gecmise ve koke sahip olmayan Amerikalilarin kendilerine bir tur psodo-tarih yaratma cabasinin devami olduguna karar verdik. Hemen hem tum ABD sehirlerinde klasik Roma/Yunan mimarisine atifta bulunan sutunlu, tastan, eski gorunumlu binalardan bolca gorebilirsiniz. Koksuzlukten kurtulmanin yolu olarak bulmuslar bunu sanirim. Ayni seyi tiyatroda, bolca icad ettikleri `gelenek`lerinde, antikaci dedikleri ama icinde en eski sey 1900'larin basinda Cekoslovakya'dan gelmis cay fincanlari olan dukkanlarinda da gorebilirsiniz. Tum universitelerde ogrencilerin klupleri vardir (frathouse) ve isimleri de Phi-Eta-Gamma ya da Ipsilon-Teta-Alfa gibi birseydir. Adamlar `biz koklu bir uygarligiz` diyebilmek icin kendilerini paraliyorlar. Yillar once JHPIEGO'daki merhum dostumuz Terry bize Washington DC'de bir-iki binayi gosterip `bunlar neredeyse 250 yillik` dediginde ona `bizde 2000 yilliktan yeni yapitlara eski denmez` diye hava attigimi hatirliyorum da...
Neyse Mamma Mia'nin diger ilginc, belki de beklenebilir tarafi ise mizansenin tumuyle Amerikan kliselerine oturtulmasiydi tabii. Basta biraz aykiri gibi gelen bir kadinin ayni gunlerde birlikte oldugu uc erkekten hangisinden oldugunu bilmedigi kizinin babasini arayisi, sonunda uc erkekten birinin kadinin en eski arkadaslarindan birine aniden asik olup evlenmeye karar vermesi. ikincinin aslinda gey oldugunu aciklamasi, ucuncunun ise - salondan yukselen aaaaah sesleri arasinda - 21 yildir gormedigi kadina askinin hic sonmedigini soyleyerek evlenmeleriyle alkis ve gozyaslarina boguldu. Sanki insanlarin moodunu da idare eden bir orkestra sefi mevcuttu. E biz de insaniz tabii, olaya soguk kalamadik ve disariya kirlarda seke seke kosan cocuklar gibi, sen sakrak, hoplaya ziplaya mutluluk icinde ciktik.

Monday, May 5, 2008

Geziyoruz vesselam

Hafta sonlarımız kiraladığımız arabalarla "bu hafta ne kadar uzağa gidebiliriz acaba" deneyleriyle geçiyor. Bu hafta da Washington DC'ye uzandık. Kızları Smithsonian Air and Space Museum'a soktuğumuzda yaşadığımız hayal kırıklığı bir yana, mükemmel bir gezi oldu. Tabii ben nereden bileyim kız çocuklarının uçaklarla, roketlerle falan ilgilenmeyeceklerini (!). Neyse sonra Baltimore Inner Harbour, Georgetown, hayvanat bahçesi, Alexandria derken onları memnun edebildik. Amerika yolculuğumuzun net sonucu ise Ayça'nın Çin mutfağı müptelası olması. Pazar günü akşamın sekiz buçuğunda artık dönüşe geçelim diye çabalarken küçük hanımın verdiğimiz sözleri hatırlatması üzerine mecburen sokaklarda Çinci aradık ve şu GPS denen mucize sayesinde bulduk. Zaten başka türlü de bulamazdık çünkü yüce Amerika'nın şanlı başkentinde güneş batınca sokakta insan kalmıyor. Buyrun efendim görüntülerimize:





Friday, May 2, 2008

Gurultucu bunlar azizim

Sabah beni karsiya geciren teknenin musterileri sehre dagitan otobuslerinde basliyor gurultu. Adamlar yola cikar cikmaz non-stop telsiz konusmalari: `Roll-out roll-out... Go! Go! Go!` Yol boyunca mutemadiyen otobuslerin numaralarini anons ederek yerlerini soruyorlar. Sanirsiniz Mars'a gidiyoruz, adamlar her daim ayni yolda ring seferi yapiyor olup olacagi. 42inci sokak bol miktarda polis arabasinin cirit attigi ve hatta buyuk bir polis merkezinin bulundugu bir bolge. Gun icinde farkli farkli saatlerde yol kenarlarinda park etmis 6-7 araclik polis konvoyu aniden sirenlerini aciyor, isiklarini yakip sonduruyor ve boydan boya 42yi kat ediyor. Onceleri filmlerdeki gibi kovalamaca oluyor sanmistim sonra bir gun baska bir yerde gercek kovalamaca gorunce sadece boy gosterdiklerini anladim. Hani `biz buradayiz, akilli olun, gibilerinden. Gercek kovalamaca ise bayagi korkutucuydu. Kacani goremedim ama sireni sonuna kadar acmis polis oyle bir hizla gecti ki, adam bir hata yapsa katliam olacak. Dedim ya bunlar bayiliyor gurultuye

Thursday, May 1, 2008

Homo urbanus Hobokenii

Bugun size bir aydir icinde yasadigim yaratiklardan bahsetmek istiyorum. Insan cinsinin bir yan dali olan bu erkek ve disiler cok tipik ozelliklere sahip. Ornegin bir yerde beklemeleri gerekiyorsa, mesela otobus, vapur falan onunde hemen kendiliklerinden kuyruk oluyorlar. Bu konuda o kadar azimliler gibi tekne iskeleye yanasmis ve kuyruk ilerlemekteyken bile bulunduklari yerde beklemek yerine iskelenin aksi yonunde ta kuyrugun sonuna dek ilerliyor ve kuyrukla beraber tekneye donuyorlar. Yarimadanin tunellerinde seyahat eden kuzenleri Homo urbanus Manhattanopsis'lerin aksine toplu tasim araclarinda asla uyumuyor ve 15 dakikalik yol sirasinda en az iki kez telefon konusmasi yapiyor ve maillerini en az bir kez kontrol ediyorlar. Okuma aliskanliklari da yeralti varyantindan farkli: bunlar hic kitap okumuyor, nadiren gazete karistiriyor, bu durumda da mutlaka Wall Street Journal aliyorlar ellerine. Sira takip etme aliskanliklari o denli kuvvetli ki otobus ya da tekneden inerken once her koltukta oturan koridora ciksin diye bekliyor ondan sonra inmeye tesebbus ediyorlar. En favori aksesuarlari gunes gozlukleri ve kahve kaplari. Aralarinda beyaz olmayan kimse yok.
Bugun 42inci sokakta otobusten inip ofise yururken birden deja vu duygusu kapladi icimi. Sonra hatirladim ayni Hair filminde askerlik burosuna giden Claude Bukowski gibiydim. Cevremde herkes bir noktaya odaklanmis bakislariyla hizli hizli saga sola giderken, ben islik cala cala aheste beste ilerliyordum kalabaligin icinde. Tabii islikla caldigim da `Aquarius` idi. Galiba bu sehri seviyorum.

Friday, April 25, 2008

Kizların keyfi yerinde

Kızlar geldiğinden beri düzenli yazamaz oldum herkes de acaba sıkıntı mı var diye merak etmeye başladı. Efendim sorun şu ki fazlasıyla eğlenmekteler. Gecenin bir yarısına kadar sokaklarda sürtünce sabah ancak kalkıp işe yetişiyorum, ofiste de yoğunluk devam ediyor. İşte bu nedenle geriye dönük yazmam gerekti.
İşte size eğlenen kızlarım:











Tabii bu kadar eglenceden sonra biraz da yoruluyorlar

Tuesday, April 22, 2008

Manhattan sokaklarinda

Bugun evlilik yildonumumuz. Ogleden sonra Verda ve kizlari Manhattan Cocuk Muzesine goturmek icin onlarla Times Square'de bulustuk metroya indik. Hesapta Central Park'in guneybati kosesine gidecegiz. Ama meger eksprese binmisiz tren bir turlu durmaz. Muze istasyonundan yildirim gibi gectik sonunda durdugumuzda Harlem'in gobegindeydik. Tabii hemen karsiya gecip ters yone ekspres olmayan bir trene bindik ama muzeye gidecek zaman kalmadi. Bari baska yere gidelim derken kendimizi Washington Square'de bulduk. Ortada bir park, guneste cimlere uzanmis New York universitesi ogrencileri, nefesli calgilar calan 11 zenciden olusan bir cazbant (dedem oyle der de), herkes baharin tadini cikartiyor. Bizim kizlar hemen bir oyun parki kesfettiler ve kendilerini salincaga attilar. Gunu Vietnam yemekleriyle kapattik. Her zamankinden farkli bir yildonumuydu ama cok keyifliydi.

Tuesday, April 15, 2008

Bunlar niye batıyor anladım

Ya da en azından tahmin ediyorum: Bütün sorun ilgisizlik, ya da aldırmazlık. Memleketin herşeyi abartılı ya, hafta sonu bir external hard drive alayım bilgisayarıma dedim doğru Best Buy'a yollandım. Bilmeyenler için adeta bir elektronik cenneti olduğunu söylesem yeter. Gelmeden önce bizim teknomarketlerde baktığım 200 GB büyüklüğündeki diskler 150-200 dolar aralığındaydı, sanırım gözümün kararmasına da bu sebep oldu. 1 terabyte kapasiteli yani bin gigabyte, 1 milyon megabyte veya bir başka deyişle ormanlarda 1 trilyon kaplan gücünde bir diski 219 dolara görünce kendimden geçmişim. Kısa sürede kendisiyle ev arkadaşı olma teklifimi kabul etti ve koltuğumun altına yerleşti. Gelgelelim eve gelince işler değişti, bizim notebook nuh diyor peygamber demiyor. Kendilerini halvet edebilmek için çok uğraştım, destek telefonları falan ama olmadı. Neticede ertesi gün kös kös en yakın Best Buy'a yollandım ve iade kuyruğuna girdim. Tabii bir yandan da uzun senaryolar yazmaya çalışıyorum iade sebebini sorduklarında ikna edici olsun diye. Boşa zahmetmiş, kasadaki teyzem kutunun içine şöyle bir baktı hemen işlemi tamamladı. O zaman dedim ki bunların batma nedeni açık: Eminim cin vatandaşlarım hard disk ambalajının içini boşaltma, 29 gün 11 saatte bir malı değiştirme gibi parlak fikirleri uygulamak için bol zemin buluyorlardır bu ülkede. E son zamanlarda sayıları da arttıysa bu ülkede, tabii ki batacaklar hiç şansları yok.

Monday, April 14, 2008

I see dead people

Ofiste her an kucuk bir sarisin cocuk bunlari fisildaycak diye bekliyorum. In cin top oynuyor, ustelik top bile susturuculu sanirim! Ogleden sonralari adeta goz kapaklarimin uzerinde birileri oturuyor. Mabette gibiyim. Oysaki evde invazyonun ikinci safhasina gectigimiz icin durum tam tersi. Hafta sonu bizim kizlar (her ucu de) elma puresi yapmaya geldiler. Artik nufusumuz 4 oldu Hoboken sokaklarinda. Tabii Ayca ile Defne simdiye dek kucuk harflerle konusma aliskanligi edinmedikleri icin boyuna onlara bu evin bizimki gibi olmadigini, her yonde komsularimiz oldugunu anlatmak gerekiyor. Ote yandan Ayca beni afallatacak kadar hizla Ingilizce parcalamakta. Dun bir markette bizden ayrilmis, bir kadina peynir ikram etmeye calisiyordu: Cheese we eat? Defnecik ise neden burada herkesin Ingilizce konustuguna bir turlu ikna olamadi. Her seferinde bir daha soruyor ama Ayca'dan asagi kalmamak icin de azimli, hemen onun arkasindan tekrar ediyor dediklerini.

Friday, April 11, 2008

Amiralim batiyoruz

Geldigimden beri ucuncu havayolu sirketi iflasini ilan etti. Burada bir tur bakkal isleten arkadasim gecen yila gore isinin cok daha kotu oldugunu hele evlerin artik hic para etmedigini soyluyor. Ekonominin basindakiler gayrimenkul almaya niyeti olanlarin gelecek 10 yil bir kazanim beklememeleri gerektigini soyluyor. Ote yandan gece bir Manhattan'a bakin; yalnizca Empire State Building icin yaptiklari aydinlatma kucuk bir sehrin elektrik gereksinimini karsilayacak duzeyde. Aslinda gordugum kadariyla Amerikanin durumu sokaktaki insanlarina benziyor: ilk bakista acayip havalilar, giysiler, gozlukler, aksesuvarlar; ama biraz yakindan bakinca cizmenin topugu asinmis derinin altindan ahsap topuk gorunuyor, ceketin kol agizlari tiftiklenmis, falan filan. Alti kaval ustu sishane anlayacaginiz.

Thursday, April 10, 2008

Gündüzler bir farklıymış

Birkaç gündür soğuk algınlığı bulgularım vardı dünden beri iyice azdı ve bu sabah tam anlamıyla yataktan kalkamadım. Günü evde biraz yatarak biraz tv seyrederek bolca sıkılarak geçirdim. Bu arada da gündüzleri evin, özellikle de telefonun kurda dönüştüğünü keşfetmiş oldum. Bu Amerikalılar nasıl dayanıyor bilmem yarım saate bir evin telefonu çalıyor. İlk seferinde pek bir heyecanlandım beni kim arar diye ama sonra anladım. Telefonla taciz tam anlamıyla üstelik de o kadar usturuplu ki, ilk arayanı canlı biri sandım bant kaydı değil. Biri bana "sizin kredi kartınızın faizi çok yüksek" diye anlatmaya başladı ben de 1 dakika kadar uyanamadım. Sonra "yahu bunlar benim kartımı internet işlemlerinde kabul bile etmiyor faizini nerden bilecekler" diye olayı farkedip kapattım. İkincide daha hazırlıklıydım ama üçüncü beni gafil avladı çünkü gerçekten canlı bir operatör çıktı. Neticede günü eve radyo programları hakkında altı gün sürecek bir anket gelmesini kabul ederek kapamış oldum. Birşey değil motor gibi konuşan kadının son sözlerini bir türlü anlayamadığımdan 10 dakika falan fazladan konuştuk meğer "göndereceğimiz anketi geri göndereceksiniz değil mi?" gibilerinden abzürd birşey diyormuş. Evet desem ne olacak hayır desem ne olacak sanki!

Wednesday, April 9, 2008

Dumanalti oldum


Dun aksam elmanin lezzetli tarafindan bir isirik aldim: Madison Square Garden'da Carlos Santana konserine gittim. Amca mukemmeldi, daha once gormedigim icin MSG de etkileyiciydi, tabii en ucuz bileti aldigimiz icin sahneden 4 kat yukarda, sanki yan binadan seyrediyormus gibiydik ama en azindan sahnedeki insanlarin cinsiyetleri (buyuk oranda) anlasilabiliyordu. Tabii son zamanlarda duetlere kendini veren abimiz konsere unlu partnerlerini getiremedigi icin etkisi o kadar muhtesem degildi ama kesinliklikle degdi.
Ama gecenin hit olayi neredeyse kaldirimda bile sigara icenlere kotu bakan Manhattanlilarin konserde marijuana icenlere karismamasiydi. Iki emekli hippi sag alt caprazima yerlesmis (tabii ben en en en arka sirada oldugum icin arkamda olmalarina ihtimal yoktu) dakika bir yaktilar cigarayi. Burnuma tatlimsi-eksimsi o mahut koku (Amsterdam'a gidenler iyi bilir) geliyor bir turlu anlamiyorum. Sonunda gordum ictiklerini ama aldiran yok, tuhaf dogrusu. Yanimda oturan Bulgaristan BM misyonundan bir amcam var, adama 'kokuyu duyuyor musun diyorum' bana 'evet bira biraz garip kokuyor' diyor. Neticede ben konser boyunca dumanalti oldum hatta bir ara biraz uyukladim sanirim. Sonrasinda evin yolunu bulabildigime gore pek de ciddi birsey degilmis herhal.

Tuesday, April 8, 2008

Kim tutar seni!

Bugun ofis hiyerarsisinde cok onemli bir yukselme kaydettim: Artik tuvalet anahtarim da var! Inanabiliyor musunuz artik oglen yemegi icin disari cikmayi beklemek ya da sirf tuvaletini kullanmak icin giristeki Starbucks'a gitmek zorunda degilim! Tabii Starbucks'a her giriste utanip bir de kahve aldigimdan biraz maksadini asan girisim halini aliyordu, sonucunda kisir donguye giriyordum. Bu arada Starbucks'in tuvaletinde acilan yeni Starbucks subesi espirisine neredeyse inanacagim; giristeki Starbucks bir bankanin bekleme salonunda acilmis durumda...

Klişeler ülkesi

Adeta Truman Show içinde yaşar gibiyim. Cumartesi sabahı binadan çıktım ve neredeyse çiğneniyordum. Ben nasılsa hafta sonu, Hoboken'in yuppi ahalisini pek göremem herhalde diye düşünmüştüm ama meğer hafta sonunun da sürü halinde yapılan ritüeli varmış. Gördüğünüz binayı çepeçevre dolaşan kaldırım oluyor bir koşu pisti. Hafta içi sürüler halinde iskeleye üşüşen yuppiler ise hafta sonu filolar halinde koşuyorlar. Haliyle de sakin sakin gazete arayışına çıkan bendeniz az kalsın beşli bir grubun altında kalıyordum. Herkes en koyu renk eşofmanları ve en parlak koşu ayakkabılarını çekmiş, mutlaka Ipodlar takılmış, Ipodu olmayanlar utançtan "Ben zaten koşarken müzik dinlemenin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bakınız Başkan Bush nasıl helikopterin merdiveninden düşmüştü" havasında. Bu arada jogging değil koşu pisti dedim çünkü herşeyde olduğu gibi bunu da abartıyorlar; hepsi canını dişine takmış bitiş çizgisine depar atar gibi kan ter içindeler. Galiba ne kadar hızlı koşarsam o kadar çabuk zayıflarım düşüncesi hakim.
Truman Show dedim ya, bana bunu en çok hatırlatan ferry önündeki kuyruk. Resimde bir parça görünüyor ama durum şu: 1.sahne - tekne yok iskelede 1-2 kişi dışında kimse yok; 2.sahne - tekne uzaklarda belirmiş, iskele önüne gelenler hemen kuyruk olmuş; 3. sahne - tekne iskeleye yaklaşmış 10-15 metre mesafede o ana dek iskelenin başındaki tabela önüne kuyruk olan ahali kuyruğu bozmadan aniden hep birlikte ilerleyerek iskelenin üzerine çıkıyor ve 4.sahne - kuyruk ile tekne aynı anda iskelenin ucunda buluşuyor! Her seferinde kulak kabartıyorum kemanları duyabilecek miyim diye ama henüz duyamadım.

Sunday, April 6, 2008

Biraz da resim

Evimden gece manzaram böyle işte


Sabahları da buna biniyoruz aşağıdaki abla ve abilerle beraber


Evim soldaki kulenin 11inci katında



Friday, April 4, 2008

Bu sabah yagmur var Manhattan'da

ve de ustelik gunlerden Cuma. Yani hergun takim elbiselerini, tayyorlerini cekip iskeleye gelen komsularim yani Hoboken ahalisi bugun buyuk bir yaraticilikla hepsi blucin giymis olarak sokun eylediler. Cumalari okullardaki serbest gunler gibi ya buralarda, bunlarin da aklina gene bir ornek giyinmekten baska birsey gelmiyor. Bendeniz ise pek guvenemedigimden gene ceketimi, kravatimi takmistim ve aralarinda adeta bir otel kapicisi gibi grand tuvalet arz-i endam eylemekteydim. Ote yandan gercek yaraticiliklarini semsiye konusunda sergilediklerini de inkar edemem. Her renk, ebat, cins semsiye oldugu yetmezmis gibi yagmur sayesinde gunun konusu da buydu. Asansorde yanimdaki kiz tanimadigi birine semsiyesini begendigini soyledi sonra arkadasiyla 19 kat boyunca "Jerry'nin sari semsiyesi, Jane'inki benekli, oburu adeta balon gibi" muhabbeti ettiler. Adamlar zaten iri bir de bazilarinin yaptigi gibi plaj semsiyesi ebadinda seylerle dolasinca kendimi devler ulkesindeki Gulliver gibi hissediyorum.

Thursday, April 3, 2008

Sabah sabah

Kendime bir kahvalti hazirlayayim dedim ve o zaman mutfagin aslinda gorundugu gibi olmadigi ortaya cikti. Jambonlari tavada kizartirken alarmlar otmeye basladi. Meger havalandirma yokmus. Pencereleri acip alarmi susturana dek aklim cikti. Birazdan itfayeciler kapiyi baltayla kirip girecek, rezil olduk Allahim, cok mu lazimdi jambonlu yumurta dusunceleriyle gecen 2 dakika sonunda sustu ve kapiya da kimse gelmedi.